Dinler eski düzende gerekli bir kontrol mekanizmasıydı. Kitlesel olarak refahı sağlayabilmek için bir korku normu geliştirmek gerekiyordu. Çünkü istihbarat, ordu, emniyet gibi kavramlardan uzak bir kaosun içinde, vurdumduymaz bir heriften yiyeceğin tek kesici alet darbesine kadar yaşayabiliyordun. Bu da varlıklı insanların işlerine gelmiyordu. Bugün sen zenginsin yarın seni öldüren. Din, önce hedef alınamayacak bir tehdit unsuru yaratır; Tanrı. Tanrı, seni cezalandırabilir ama sen asla cezalandıramazsın. Ardından Tanrı kurallarını belirler; cinayet yasak, hırsızlık yasak, tecavüz yasak vs vs. En son ceza sistemi; cehennem, azap, cinler, şeytanlar. Tüm kültürlerde aynı mekanizma mevcuttur. Eğer uslu durursan da ödüller devreye girer yani bu dünyada kavuşamadığın her şey. Dinin olmadığı bir dünyada en çok zenginler hedef alınır. Çünkü zengin senin emeğini sömürür ama kendi yer. Bugün cinayet işlersen ya da çalarsan cehennem azabına maruz kalacağını bildiğinden çekiniyor ve anarşiden kaçınıyorsun. Oysa sana ceza verenler, uslu durman karşılığında sana bu dünyada yapmaman gereken şeyleri vaadediyorlar
Mesela bu düzeni sana dayatan büyük isimlere bak, en günahkarlar kendileridirler ama bu düzenin kaybolmasını da istemezler. Her ülke başkanının inatla dindar kimlikten vazgeçmiyor oluşu tüm dinlerin asıl amaçlarını ve ortaya çıkışlarını yansıtır. Dolayısıyla öteki dünya dediğimiz safsata da bu dinlerin ürünü olduğu için benim için lüzumsuz bir detaydır. Onbinlerce yılda, binlerce dinin, binlerce öteki dünya anlayışı olmuş. Her biri birbirinden farklı bir konsept içerse de hepsinin ortak bir anlayışı var; mutlu son. Kimse ölmüşlerinden öylesine vazgeçmek istemiyor, isteyemiyor. Annen, ailen, arkadaşların belki de çocukların... hepsi birgün ölecek ve sadece ölüp gitmelerine yüreğin elvermiyor, iyi bir yere gideceklerini ve orada devam edebileceğini düşünmek istiyorsun fakat herkes gibi onlar da toprakta yok olup gidecek. Tek gerçek, gerçeğin kendisidir.